Öykü

PAPATYA SAÇLI KIZ VE KONUŞAN KELEBEK

Yeşil bahar yapraklarının üstündeki gümüşi yağmur damlalarının içinde, gök kuşağından kayarak gidilen yerde uçsuz bucaksız kırlar uzanıyordu. Bahar yağmurlarının ardından açan güneşte, gök kuşağının tüm renkleri belirgin ve büyüleyiciydi. Ağaçlar kollarını açmış, güneşin cömert ışıklarını özlemle kucaklıyorlardı. Güller, krizantemler, unutmabeni çiçekleri, manolyalar, petunyalar, hercai menekşeler, herkes neşe içindeydi. Bu diyarın burcu burcu kokan ot ve çiçeklerinin arasında neşeyle gezinenler arasında papatya saçlı kız ve kelebeği, ağaç kovuğunun dibinde oturmuş iki lafın belini kıran kargayla köstebeğin sohbetine kulak misafiri oldular.

“Şu yuvarlak, yumuşacık bulutları görüyor musun” dedi karga. “İşte, onun üstünde oturmuş, aşağıyı seyrediyorlar.”

“Evet, evet, bilmez miyim?” dedi köstebek. “Perileri de omuzlarında oturmuş, hiç durmadan sayıklıyorlar.”

“Henüz yazılmamış olanları, henüz çizilmemiş olanları ve henüz bestelenmemiş olanları. Ellerinde baygın kokulu çiçeklerin taç yaprakları… Her birinde söylenmemişlerin birer parçası saklı. Öylece aşağı bırakıyorlar. Rastgele…”

“Evet ama hepsini birden bütün olarak değil. Parça parça.”

“Tabii ki. Burada hiçbir şey bütün ve sırasıyla bulunmaz. Her şey her yerdedir.”

“Her şey her yerdedir,” diye onayladı köstebek.

Karga bilirdi eskiden beri bunun böyle olduğunu. Köstebek ise gizli gizli gözlemlerdi yukarıdakileri ve aşağıdakileri.

Papatya saçlı kız ve kelebeği ise bu ormanın dışını pek bilmezlerdi. Yukarıdakileri görürlerdi de aşağıdakiler hakkında pek bir bilgileri yoktu, doğrusu. En iyi bildikleri, buradakilerdi. Karga, köstebek, hercai balık ve diğerleri. Papatya saçlı kız aşağısını yorucu ve karmaşık buluyordu. Babaannesi paylaşırdı bazen onlar hakkındaki düşüncelerini: “Önce basit olan her şeyi içinden çıkılmaz hale getirir, sonra da tekrar sadeleştirmek için debelenip dururlar. Ne kadar da boş bir iş!”

“Bildiğim kadarıyla, bir şeyi karmaşık hale getirmiş olmakla beraber onu tekrar sadeleştirmek de bir başarıdır” dedi kelebek. Bildiği pek bir şey yoktu aslında ama her konuda fikri çoktu doğrusu.

Papatya saçlı kız sevecen gözlerle baktı ona ve “senin dediğin gibi olsun bakalım” demekle yetindi.

Kelebeği ile sohbet etmek hoşuna gidiyordu. Her şeyin mümkün olduğu yerde en çok onun dostluğundan keyif alırdı. Buradan başka bir yer bilmezdi. Başka bir yeri de hayal etmezdi. Yeniden doğup gelse, yine burada yaşamak isterdi herhalde. Kelebeği de aynı fikirdeydi bu konuda: “Bildiğim kadarıyla, her şeyin mümkün olduğu yerden daha güzel bir yer bulunmamaktadır.”

Güneşlerin ardı ardına karanlıkları maviliklere çevirdiği, ürkütücü dalgaların aniden çekilip denizin sakinliğe kavuştuğu bugün kırlarda bahar esintisi vardı. Yapraklar uçuşuyor, kuşlar şarkı söylüyordu. Papatya saçlı kızla kelebeğinin keyfi yerindeydi.

Derken beklenmedik bir şey oldu. Küçük kelebeğin kanadı, dantel gibi bir karaltıya takıldı. Apaydınlık günde bu karaltı nereden çıkmıştı? Bunu sormak anlamsızdı, burası her şeyin mümkün olduğu yerdi. Bilmiş kelebek her zamanki soğukkanlı tavrını takınamadı doğrusu. Daha önce başına gelmemiş bu olay onu çok korkutmuştu. “Eyvah!” diye feryat etti. “Çalı mı bu? Süpürge mi yoksa? Ne yapacağım ben şimdi?”

Papatya saçlı kız da dehşete kapılmış, biricik arkadaşını esir alan şeyin ne olduğunu anlayamıyor; bir yandan da ona yardımcı olmak için çabalıyordu. “Siyah dallara benziyor ama daha ince ve yumuşak bu. Bu yumuşak dallar çok sık, aralarından seni nasıl kurtaracağım? Saçlarıma tutun küçük kelebek. Sakın bırakma!”

“Tutunuyorum fakat ya kanatlarım koparsa?”

“Seni yakalayan şeyi aralamaya çalışıyorum. Bana sıkı tutunmazsan, seni buradan kurtaramam.”

Küçük kelebek var gücüyle papatya saçlı kızın saçlarına tutundu. O da kelebeğini kurtarabilmek için bu ince dallardan oluşan gizemli perdeyi aralamaya çalıştı. Bu halde kimbilir ne kadar sürüklendiler? En sonunda kurtulduklarında ise kendilerini bambaşka bir yerde buldular. Takıldıkları perdenin uçlarından gökkuşağından kaydıkları gibi kayıp yumuşak bir zemine düştüler. Burası, pofuduk bulutlara benziyordu ama üstünde çiçekler vardı. Kenarına düştükleri perde ise şimdi hareketsiz ve zararsız görünüyordu.

“Ne oldu? Kurtulduk mu? Ah kanatlarım! Canım kanatlarım! Yaşasın, kopmamışlar” diyerek sevinçle uçmaya başladı kelebek. Papatya saçlı kız başının etrafındaki kelebeğin durumu anladığından emin değildi. “İyi olduğuna çok sevindim. Fakat sanırım bir sorunumuz var. Nereye geldik biz böyle?”

O zaman etrafındaki değişikliği fark eden kelebek, “Aman. Burası da neresi? Nasıl geldik biz buraya?” diye hayret etti. Rengarenk kırlar neredeydi, az önce gördükleri köstebekle karga neredeydi? Burası çok değişik görünüyordu. Ucuna takıldıkları dal ya da perdeye ne olmuştu? Peki, yanı başında uyuyan çocuk da kimdi?

“Acaba babaannemin anlattıkları başımıza mı geldi?” dedi papatya saçlı kız. “Bir şekilde aşağı düşmüş olmalıyız.”

Yavaş yavaş kendine gelen kelebek, “bildiğim kadarıyla, bu mümkün, “ dedi. “Uyanan çocukların kirpiklerine takılıp buraya sürüklenen ilk kişiler biz değiliz. Fakat bizim başımıza ilk kez geliyor.”

“Orasını anlıyorum ama bu çocuk uyanmış görünmüyor. Bizi nasıl buraya getirdi?”

“Uyanıp tekrar uyumuş olabilir.”

“Peki biz evimize nasıl döneceğiz?”

“Bilmem ki. Babaannen bununla ilgili bir şey anlatmış mıydı?”

“Hatırlamaya çalışayım. Demişti ki, küçükken bir defasında mısır tarlasında gezinip böğürtlen yerken aynı bize olduğu gibi kara bir süpürge yerlere kadar uzanan sırma saçlarına dolanıp onu bilmediği bir yere sürüklemiş. Kendine geldiğinde, o süpürgenin uyanmakta olan genç bir kızın yay gibi uzun ve kıvrık kirpikleri olduğunu fark etmiş. Şaşkınlıktan donmuş bir halde kızın kocaman, yeşil gözlerine bakakalmış. Tabii, kız da ona. Kız gözlerini ovuşturup tekrar bakmış. İnanamayıp, tekrar bakmış. Sonra rüya gördüğünü düşünerek dönüp uyumaya devam etmiş. Babaannem de parmaklarının ucuna basa basa kızın döndüğü tarafa giderek kirpiklerinin arasına sokulmuş. En diplerine iyice yerleşmiş ve beklemeye başlamış. Genç kız derin uykuya dalıp da her şeyin mümkün olduğu yere ulaştığında da gitmek istediği durağa gelen otobüs yolcusu gibi kirpiklerden kayarak inmiş ve evinin yolunu tutmuş.”

“Bildiğim kadarıyla, başkalarının kirpiklerini ulaştırma aracı olarak kullanmak doğru bir hareket değildir.”

“Haklısın ama mantıken buraya nasıl geldiysek aynı yoldan geri dönmeliyiz. Babaannemin anlattığı yol buydu. Başka bir yolu varsa, onu ben bilmiyorum.”

“O halde elimizi çabuk tutalım. Bu çocuk uyuyorken kirpiklerinin arasına girmeliyiz. Uyandırmamaya dikkat etmeliyiz.”

“Tamam, sen benim saçlarıma iyice tutun. Ben de ikimiz için kirpikleri arasında güvenli bir oyuk bulmaya çalışayım”

Böylece, usulca çocuğun yüzüne yaklaştılar. Fakat papatya saçlı kız çocuğa doğru yaklaşınca çocuğun burnu kaşınıyordu ve çocuk kafasını diğer tarafa çeviriyordu. Bu sefer diğer tarafa geçerek amaçlarına ulaşmaya çalıştılar. Yine aynı şey oldu. Üçüncü tekrardan sonra, kelebek: “Bildiğim kadarıyla, kirpiklere ilk olarak benim kanatlarım takılmıştı. Ben de senin saçlarına tutunmuştum. Belki yine o şekilde yerleşmemiz gerekiyordur” dedi. Papatya saçlı kız da “doğru söylüyorsun. Senin kanatlarına temas etmeli. Ben de saçlarımı uzak tutmaya çalışarak ellerimle tutunmalıyım,” dedi. Fakat her şeyin mümkün olduğu yerde kendiliğinden olan şey burada planlı bir şekilde yapmaya çalışınca çok zor oluyordu. Bir kere, sımsıkı kapanmış kirpiklerin arasına kelebeği sıkıştırmak hiç kolay değildi. Onu başarsalar, papatya saçlı kızın saçları çocuğu kaşındırmaya devam ediyordu. “Saçlarım gelirken sorun olmamıştı, neden dönerken sorun oluyor” diye söylendi papatya saçlı kız. Bilmiş kelebek ise “bildiğim kadarıyla, gelirken her şeyin mümkün olduğu yerdeydik. Bu yüzden herhangi bir zorluk ortaya çıkmadı” dedi. Birkaç defa daha denediler. İlkinde, kelebek tam kendine göre bir oyuğa girmek üzereyken kanatlarına bir şey olacak diye korkarak kaçtı. İkincisinde korkusunu yenmeyi başardı fakat bu sefer girdiği yere papatya saçlı kız tutunamadı. Üçüncü denemede hem kelebek yerleşti hem de papatya saçlı kız kendini güvenceye aldı fakat ne kadar uğraşsalar da çocuğun burnunun kaşınmasına engel olamadılar ve çocuk gürültülü bir hapşırıkla uyandı. Kız ve kelebek ise bu rüzgarın etkisiyle çocuğun yüzünden yorgan kıvrımlarından en derininin içerisine yuvarlandılar.

Çocuk yorganın arasına savrulan papatya saçlarını ve rengarenk kelebeği fark edince ürktü. Diğer ikisi ise korkudan titriyorlardı. Çocuk, yorganı parmaklarıyla çekiştirince yorgan dümdüz oldu. Papatya saçlı kız dizleri üstünde çaresizce oturmuş, kelebeği ise korkudan papatya saçlarının arasına saklanmıştı. Çocuk, “sizi rüyamda görmüştüm” dedi. “Ama burada nasıl görebiliyorum?”

Papatya saçlı kız, “Biz de anlamadık. Bir şekilde kendimizi burada bulduk,” dedi.

“Nerede olmanız gerekiyordu?”

“Senin rüya gördüğün yerde.”

“Sizi yanlışlıkla buraya mı getirdim yani?” diye sordu çocuk.

“Sanırım öyle oldu. Ben papatya saçlı kız, bu da konuşan kelebek. Ya senin adın nedir?”

“Benim adım Mavi,” dedi, gözlerini ovuşturarak. “Herhalde rüya görmeye devam ediyorum.”

“Bildiğim kadarıyla, gözlerinizi açıp doğrulduğunuzda rüya görmeye devam edemezsiniz artık” dedi kelebek çekingen bir şekilde.

“Demek hala buradasınız. Demek gerçekten konuşabiliyorsun, bu nasıl olabiliyor”, diye sordu çocuk.

“Biz her şeyin mümkün olduğu yerden geliyoruz. Sizin dünyanızda kelebeklerin konuştuğunu sanmıyorum,” dedi papatya saçlı kız.

“Doğru” dedi Mavi. “Kızların papatya saçları da olmaz pek. Bak benim saçlarıma, böyle olur işte. Çiçek var mı benim saçımda?”

“Bildiğim kadarıyla, dünyanız pek renksiz,” dedi kelebek. “Fakat mutlaka kendine göre güzel yanları olmalı.” Artık korkmuyordu ve Mavi’nin odasını incelemeye koyuldu.

“Rüyalarımdaki kadar renkli olduğunu söyleyemem,” dedi Mavi. “Aslında geldiğiniz iyi oldu. Kendi kendime sıkılıyordum. Annemle babamın hep yapacak işleri var. Arkadaşlarımla da çok iyi anlaştığımı söyleyemem.”

Mavi’nin odası kitaplarla doluydu. Kelebek neşeyle kitaplığın etrafında uçmaya başladı. Papatya saçlı kız, Mavi’ye döndü:

“Geri dönmemiz gerek. Bunun için sen uyanmadan kirpiklerinin arasına girmeye çalıştık. Fakat saçlarım seni rahatsız etti ve en sonunda da uyandın.”

Mavi, “benim çiçek tozlarına alerjim var,” diyerek açıklamaya çalıştı. “Fakat, korkma, bir haftaya bir şeyim kalmaz.”

“Hafta nedir ki?” diye sordu papatya saçlı kız.

“7 gün geçince bir hafta olur,” dedi Mavi, “sizin dünyanızda böyle şeyler yok mu?”

“Gün ve haftayı pek anlayamadım” dedi papatya saçlı kız. “Bir şey geçince bir şey olmasını diyorsan, olaylardan sonra onlarla benzerlik gösteren başka olaylar olabilir fakat bu çok uzun sürmez. Bizim orada her şey her zaman bir arada var olur.”

“Kafam karıştı,” dedi Mavi. “Şöyle anlatmaya çalışayım, çok uzun olmayıp, çok kısa da olmayan bir süre daha burada kalmanız gerekebilir.”

Kitapların etrafında neşeyle uçan kelebek, bir kitap kapağının üstündeki resmi görünce çok heyecanlandı.

“Bu renksiz yerde gördüğüm en güzel şey! Tıpkı bana benzeyen rengarenk bir kelebek, çiçek tarlasında en büyük kırmızı gülün dalına konmuş. Bu kelebek neden konuşmuyor” diye sordu kelebek. “Kendisiyle sohbet edecek kadar vaktimiz var mı? Bildiğim kadarıyla, geldiğimiz yerde acele bir işimiz yoktu.”

Mavi, “o gördüğün kelebek canlı değil, o kitaba ait bir resim,” dedi. “Maalesef burada kelebekler konuşmuyor.”

“Ne yapıyorlar peki?”

“Kozadan çıkıp kelebek olduklarında etrafta uçuşurlar. Kimseyle konuştuklarına şahit olmadım. Çok kısa bir ömürleri vardır, ne yazık ki” dedi Mavi.

Papatya saçlı kız, “merak etme” dedi kelebeğine, “sen bu dünyada yaşamadığın için bu dünyada da ölemezsin.”

Bunu duymak küçük kelebeği rahatlattı. Kitaptaki kelebeğe yakın bir yere konup resmi incelemeye başladı.

“Sohbet edemeyeceğimiz için çok üzgünüm,” dedi.

“Sizinle benden başkası konuşabilir mi?” diye sordu Mavi.

“Sanmıyorum,” dedi papatya saçlı kız. “Bizi rüyasında kim görüp de buraya getirdiyse, burada da sadece o görebilir ve konuşabilir. Babaannem kendisini gören bir tek kişiden bahsetmişti. O da rüya gören bir genç kız. Zaten uykusunda kirpiklerine yerleşip evimize geri dönmeyi başarmış.”

Böyle dedikten sonra boynunu büken papatya saçlı kızın haline üzüldü Mavi. “Çok üzgünüm,” dedi. “Fakat, madem sizi istemeden de olsa buraya getirdim, geri gitmeniz için size yardım edeceğim.”

O zaman papatya saçlı kızın yüzü umutla ışıldadı. Az önce boynunu büken papatyaları şimdi çok canlı görünüyorlardı.

“Sanırım seni anlıyorum,” dedi Mavi. “Ben de uyuduğum yerde kalıp da geri dönemeseydim, annemi, babamı göremeyeceğimi düşününce çok korkardım,” dedi. “Ama üzülme, size yardım edeceğim.”

Dikkati tamamen dağılmış olan kelebek ise başına gelenleri unutmuş gibiydi. Kitaptaki kelebeğe bakmayı sürdürüyordu.

“Anlamıyorum,” dedi. “Madem dünyanızda yok, burada nasıl olabiliyor? Burada resimden başka ne var onun hakkında?” diye sordu.

“O gördüğün bir masal kitabı,” dedi Mavi. “Uzak diyarlarda kırlarda yaşayan rengarenk bir kelebek varmış. Resimdeki kelebek, işte. Çiçeklerden başka arkadaşı yokmuş. Yaşadığı yerde çiçekler ve kendisinden başka kimse de yokmuş. Farklı dünyaları görmek, başkalarıyla tanışmak en büyük hayaliymiş; bilmediği yerleri çok merak ediyormuş ama böyle bir yolculuğa çıkmaya cesaret edemiyormuş.”

“Sonra ne olmuş,” diye sorarak yorganın kenarına kondu kelebek. Mavi’nin mavi gözlerinin içine bakıyordu, masaldaki kelebeği görmek ister gibi.

“Cesaretini toplayıp o yolculuğa çıkmış, başından birçok macera geçmiş. Yolda zarif bir kuğuyla, lavanta çiçeğiyle, yaşlı kaplumbağayla ve kara burunlu sokak köpeğiyle arkadaş olmuş. Sanırım bir de tavşan ve eşek vardı tanıştığı. Hepsi daha sonra yurduna geri dönmesine yardım ediyorlardı.”

“Bütün bunlar dünyanızda mümkün değilken nereden çıkmış öyleyse,” diye sordu kelebek.

Papatya saçlı kız, “köstebekle karganın konuşmasını unuttun mu,” dedi ona. “Bizim geldiğimiz yerde omuzlarında ilham perileri bir şeyler sayıklarken, melekler yukarıdan aşağıya taç yapraklarını atarlar. Bunu çok yavaş yavaş ve zarif bir şekilde yaparlar. Bu yapraklarda henüz anlatılmamış olanlar, henüz yazılmamış olanlar ve henüz çizilmemiş olanlar vardır. Bahsettiğin kitap bu şekilde yazılmış olmalı.”

“Ama nasıl olur,” dedi Mavi. “Bak, yazarının adı burada. Hiçbir yerde de taç yapraklardan bakıp yazdım demiyor.”

“Fakat taç yapraklarda yazdığını bilmez ki. Zaten yapraklarda yazan kocaman bir bütünün küçük bir parçasıdır. Sadece çok dikkatli olanlar, bu sihirli yapraklar uçuşurken ruhlarının derinliklerinde o küçük parçayı hissederler. Böylece bir çorap söküğünün ucunu yakalamış olurlar.”

“Yani,” dedi Mavi, “bütün taç yaprakları bulup toplarsam, masalın tamamı parmaklarımın arasında olur mu?”

“Bildiğim kadarıyla, hiçbir uç aynı sona çıkmaz”, diyerek konuşmaya katıldı kelebek. “İhtimaller sonsuzdur.”

Papatya saçlı kız, Mavi’nin kendi dünyasını anlamakta zorlandığını görebiliyordu. “Lütfen rüyalarını düşün. Onlarda bütün parça ya da önce sonra belirgin midir?”

“Hayır,” dedi Mavi. “Örneğin, birdenbire kendimi daha önce hiç gitmediğim bir yerde uçurtma uçururken görürüm fakat tepede bir çimenlik olduğunu bilirim ve bu uçurtmayla oraya koşmam gerekiyordur.”

“Son gördüğün rüya gibi yani” dedi kelebek. “Bildiğim kadarıyla, biz de o dediğin çimenliğe yakın bir yerdeydik en son.”

“Evet” dedi Mavi. “Bir şeyler karaladığım kağıtlardan uçurtma yapmıştım. Uçurtmamla yukarı doğru koşuyordum fakat sonra düştüm. Uçurtma elimden kaçtı ve ben de uyandım.”

“Bunun gibi işte” dedi papatya saçlı kız. “Her şey böyle parça parçadır. Her şey kağıttan yapılmış karlar gibidir, etrafımızda uçuşur durur. Böylece her şey aynı anda her yerde olur. Dünyamızdan size düşen taç yapraklar da öyle. Sonra içlerinizden bazıları o yapraklardaki gizli parçaları hisseder ve anlattığın kelebeğin hikayesi gibi bir şeyler oluşturur.”

“Bildiğim kadarıyla, bu parçaları bulup ucundan takip ederek hikayeyi keşfedersiniz ve sonra birbirinizin anlayacağı şekilde anlatırsınız” dedi kelebek. Gördüğü kelebekle konuşamadığına hala üzülüyordu.

“Hiç böyle düşünmemiştim,” dedi Mavi. “Ben daha çok, öylece defterinin başına geçersin, yazmaya başlarsın ve yazarsın, sanıyordum. Ödev yapmak gibi. Fakat, kompozisyon ödevimizi düşünüyorum da hiç de Matematik ödevini yapmak gibi olmuyor. Uzun uzun düşünüyorum yazmak için. Ne düşündüğümü de bilmiyorum aslında. Sonra aklıma bir şey geliyor, bir fikir. Yazmaya başlıyorum. Bir süre sonra tıkanabiliyorum. Aklıma başka bir fikir geliyor. Yazdıklarımı siliyorum. Yeni bir fikirle tekrar yazmaya başlıyorum. Bunlar olurken etrafta bir tane bile yaprak gördüğümü hatırlamıyorum. Her fikir için başka bir yaprak mı uçar?”

“Meleklerin yaprakları, şu kitaptaki ağacın yaprakları gibi değildir ki. Rüyalarını hatırla, yaprak olarak gördüğün bir şey hep yaprak olarak mı kalır?” diye sordu papatya saçlı kız. Anlaması için ona yardımcı oluyordu.

“Hayır”, dedi Mavi. “Ben bile aynı kişi olmaya devam etmeyebilirim. İlk başta kendimi Prenses olarak görebilirim fakat sonra bir bakmışım, küçücük bir kulübede yaşayan bir köylüyüm ve mutfakta yarım ekmeği bölmeye çalışıyorum.”

“Parçalar yapraklar halinde iner,” dedi papatya saçlı kız. Bunları ağaç yaprağı, defter yaprağı veya nota kağıdı olarak görmeniz size bağlı.”

“Ben olsam kelebek kanadı olarak görürdüm, herhalde” dedi kelebek neşeyle. Mavi’yi çok sevmişti, papatya saçlı kız kadar olmasa da.

“Peki,” dedi Mavi, “bu yapraklar ne sıklıkta yağar? Nerelere giderler? İnsanlar onları nasıl bulur? Bulunca onlarla ne yaparlar?”

“Babaannem bir defasında hercai balıkla konuşurken, çok diplere uzanan bir yosun sohbete katılmış. Uzun sohbetlerden sıkılan hercai balık hemen kaçmış. Kendisi kelebeğimden bile daha sabırsızdır. Babaannem kıyıya oturmuş ve yosun ona ilham perilerinin sayıkladıklarını güzel, zarif yapraklarla insanlara sunan meleklerin hüznünden bahsetmiş. Babaannem merak etmiş, melekler ve periler neden mutsuz olsun? Hem de her şeyin mümkün olduğu bir yerde. Ters giden bir şey varsa bunu düzeltmek mümkün değil midir, böyle bir yerde?

Yosun o zaman şöyle demiş:

Sevgili küçüğüm. Meleklerin ve perilerin onlara bahşettiği, çok değerli hazineleri açan birer anahtardır. Bu, ellerinde tutabilecekleri bir anahtar değil de serap gibi görebilecekleri, uzaklardan gelen güzel bir ses gibi duyabilecekleri bir şeydir. Kimileri bunu güçlü bir şekilde, kimileri ise belli belirsiz hisseder. Kimisi bundan sıkılır ve dünyalarında önemsedikleri başka şeyler uğruna gördüklerini görmezden gelir, duyduklarını duymazdan gelir. Kimisi bunların peşinden gitmek ister ama başka insanlar veya başka durumlar onları böyle yapmaktan alıkoyar. O zaman bu güzel yapraklar üzüntüden parçalanır ve ölürler. İçlerindeki parçalar var olmaya devam eder, yine insanların dünyasında başıboş bir halde gezinirler. Onlarla yine buluşurlar. Fakat o güzel, narin yapraklar, en güzel ülkenin en değerli bilgisini taşıyan bu zarif elçiler, onca yoldan huzuruna geldikleri insanlar tarafından hor görüldüklerinde çok incinirler. Buna dayanamayıp parçalanır ve ölürler. İşte o zaman bunu gören melekler çok üzülüp ağlarlar ve ne yazık ki küçüğüm, ağlayan meleğin yere değen her gözyaşıyla bir ilham perisi ölür.”

“Çok üzüldüm” dedi Mavi. Yapmak isteyip de yapmadığı resimleri, aklına gelip de yazmadığı dizeleri, daha küçükken uydurduğu fakat sonra unuttuğu bilmeceleri düşündü. Acaba, istemeden bir ilham perisinin ölümüne sebep olmuş muydu? Belki, birden de fazla!

“Eyvah,” dedi “ya benim yüzümden de periler öldüyse?”

“Bildiğim kadarıyla, periler o kadar kolay ölmezler,” dedi Kelebek, “orası her şeyin mümkün olduğu yer. Bu durumda, bir periyi öldürmek mümkünse, onu canlandırmak da mümkündür.”

“Ama nasıl?” dedi Mavi.

“Yazılmamış olanı yazmakla, söylenmemiş olanı söylemekle, bestelenmemiş olanı bestelemekle, tabii ki. Söylediklerini hatırlamakla işe başlamalısın.”

“Ama” dedi Mavi, “ya yazdığım hikaye güzel olmazsa, yaptığım resim, bestelediğim şarkı, söylediğim tekerleme güzel olmazsa? Ya insanlar beğenmezlerse, benimle dalga geçerlerse?”

“Bu da bir ihtimal,” dedi papatya saçlı kız. “Fakat söyle bana. Hiç yapmaman yüzünden ölen perinin hayatından değerli mi sence? İnsanlar beğenmese ne olur?”

O zaman düşündü Mavi. Takdir edilmek bu kadar önemli miydi gerçekten? O yapsa ve insanlar yaptığını beğenmese ne olurdu? En kötüsü ne olabilirdi? Alt tarafı, tekrar denerdi. Gerçekten bu kadar basitti.

“Doğru söylüyorsun,” dedi Mavi. “Tekrar denerim, olur biter. Hiç böyle düşünmemiştim.”

“Tekrar deneyebileceğini mi?” diye sordu kelebek.

“Hayır,” dedi Mavi. “Sırf cesaret edemedim veya önemsemedim diye meleklerin ağlayacağını ve perilerin öleceğini,” dedi Mavi. “Gerçekten kimseye bir şey olabileceğini düşünmedim. Bilseydim…”

“Artık biliyorsun, dedi, papatya saçlı kız.”

“Artık biliyorsun,” dedi kelebek.

Bütün bunlar Mavi’yi yormuştu. Tekrar uykusu gelen Mavi’nin göz kapakları ağırlaştı. Uzun kirpikleri birbirlerine kavuşmaya başladı ve her geçen an tekrar ayrılmaları daha zor oluyordu. Çok geçmeden Mavi uykuya daldı.

Rüyasında uçurtması yeşillikler içerisinde bir dala takılmış, kendisini bekliyordu. Papatya saçlı kız ve kelebeği de yanındaydı.

“Bu nasıl oldu?” dedi papatya saçlı kız. Kirpiklerinin yanına bile yaklaşmamıştık.”

“Bildiğim kadarıyla, kimsenin kirpiklerini ulaşım aracı gibi kullanmamalıyız,” dedi bilgiç kelebek. Nasılsa tehlike geçmişti. Sağ salim yuvalarına, yurtlarına dönmüşlerdi.

Mavi, onlara güldü ve sevinçle uçurtmasının yanına koşup ipinden tuttu.

“Bence bütün bunlar ilham perilerinin bize bir oyunuydu,” dedi. “Artık oyunu sürdürmelerine gerek kalmadı. Çünkü ipucunu yakaladım. Şimdi sözcükleri uçurma zamanı.”

Uçurtması karaladığı dörtlükler, bilmeceler, şiirler ve resimlerle doluydu. Her şeyin mümkün olduğu yerde serbestçe gökyüzünde uçuşuyorlardı. Rüzgar ne tarafa eserse…

Bu şekilde kırlarda sevinçle koşup oynarlarken köstebek ve kargayı yine o ağaç kovuğunun dibinde buldular. Derin sohbetlerine kaldıkları yerden devam ediyorlardı.

“İşte böyle,” dedi karga, “söyledikleri unutulan ya da hor görülen ilham perileri ölürler. Fakat sözleri hatırlandığında yeniden canlanır ve huzurla meleklerin omuzlarına otururlar. Perilerine kavuşan melekler de sevgiyle onları dinlemeye ve taç yapraklarını dünyaya göndermeye devam ederler.”

“Perilerimizi öldürmeyin,” dedi köstebek. “Bırakın yaşasınlar. Dinleyin ki konuşmaya devam etsinler, fısıldadıklarını unutmayın. Sakın unutmayın.”

Ben bugün bir perinin hayatını kurtardım. Ya siz?

Yazar: Mine Özünlü